Beklemek ve Beklenen
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Necip Fazıl’ın “Beklenen” isimli şiirinin ilk kıtası bu dörtlük. Herhalde beklemeyi bu kadar vurucu bir şekilde anlatan başka bir şiir yoktur. Hasta-sabah, mezar-ölü, şeytan-günah ikililerindeki bekleme nasıl da öne çıkıyor hemen. Hatta ilk ve üçüncü satırlardaki özne ve nesne ilişkisinin ikinci satırda ters yüz edilmesi bile insanı afallatıyor. Bunu ancak bir şair yapabilir diyor insan.
Şiir uzmanı değilim, doğru düzgün bir edebiyat okuru bile sayılmam malesef. Ama tutkulu bir insanım ve beklemenin ne olduğunu iyi biliyorum. Beklemek kadar acı verici, beklemek kadar insanı çıldırtıcı başka çok fazla şey yoktur sanırım. Benim de bir hastanın günün ilk ışıklarını beklemesine benzer beklemelerim oldu. 50sine merdiven dayamış birisi olarak hala mezarın taze ölüyü beklediği heyecanla bekliyorum bazı şeyleri. Ya da şeytanın günahı beklemesindeki şehvetle beklediklerim var, yirmi senedir, otuz senedir beklediklerim var.
Herkes bekliyor, hep bekliyoruz. Beklediklerine ulaşamadan bu dünyadan göçüp gitmek ne kadar zor, acı bir şey, değil mi?
Şiiri ilk okuduğumda, herkes gibi ben de beklenenin sevgili olduğunu düşünmüştüm tabi olarak. Ama şimdi öyle düşünmüyorum. Beklemenin ne zamanı, ne süresi var ne de belirli bir nesnesi. İnsan her zaman bekler, insan her şeyi bekler. Çocukken oyuncak bekler sevdiklerinden mesela. Gençliğinde gönderdiği haberlerin ya da işaretlerin cevabını bekler, girdiği sınavların sonuçlarını bekler. Orta yaşlarda daha fazla mesleki ve ailevi beklentiler öne çıkar. Bekleyeceği bir şey kalmadığında da sonunu bekler insan, o en gerçek olanı, aslında en beklenmesi gerekeni bekler. Herhalde tüm diğer beklemelerimizdeki acı, aslolanı, aslında beklememiz gerekeni beklemediğimizden yaşanıyor.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Sanırım beklemenin terbiye edici bir yönü de var. Bekleye bekleye sabretmeyi hatta beklememeyi öğrenmek, bekleyerek beklenene olan bağımlılığımızı azaltmak, bu terbiyenin farklı yönlerinden.
Edebiyat aşığı canım kızım da lisede iken bu şiir üzerine burada bir eleştiri yayınlamıştı. Bu sene de üniversitede aldığı bir derste bu şiirle ilgili sınıfında paylaşımda bulunmuş. Bunu da “The Awaited” başlığı altında burada yayımladı. Belli ki benim gibi onu da çok etkilemiş bir şiir. Beni sevindiren şey ise bu şiiri onunla ilk paylaştığım anı bile hayal meyal de olsa hatırlıyor olmam. O benden daha net hatırlıyor gerçi.
Beklemek, beklenen kadar güzeldir…
Toplam görüntülenme sayısı: 1440
Emir Buğra KÖKSALAN
04 Haziran 2014 @ 15:41
“Herhalde tüm diğer beklemelerimizdeki acı, aslolanı, aslında beklememiz gerekeni beklemediğimizden yaşanıyor.”
Bu cümleye sonuna kadar katılıyorum hocam. İnsan asıl beklemesi gerekeni beklediği zaman anın kıymetini öğreniyor hayatına daha iyi yön veriyor. Diğer şeylerin gelip geçici olduğunu ve gelip geçenlerin birdaha geri dönmeyeceğini anlıyor. Zaten gidenin dönmesi elimizde olmadığı için beklesek de sonuç değişmeyecek beklemesek de. Hiç değilse gereksiz beklentiler içerisine girmemiş oluruz.
Akin
04 Haziran 2014 @ 16:17
Tesekkur ederim Emir 🙂
Sevde
05 Haziran 2014 @ 13:52
Ne güzel yazmışsın gerçekten; içtenlik kokuyor satırların…
“50sine merdiven dayamış birisi olarak hala mezarın taze ölüyü beklediği heyecanla bekliyorum bazı şeyleri. Ya da şeytanın günahı beklemesindeki şehvetle beklediklerim var, yirmi senedir, otuz senedir beklediklerim var.”
Özellikle bu cümlelerde bir şeyler yüreğime dokundu; kalemine, yüreğine sağlık!
Akin
05 Haziran 2014 @ 18:10
SAgol tatliiimmmm 🙂 Beklediklerimden birisi de sensin, unutma 🙂